|
Ahmet,
fakir bir ailenin lisede okuyan çocuğuydu. Yaz tatillerinde
çalışır, hem okul harçlığının bir kısmını çıkarır,
hem de aile bütçesine katkıda bulunurdu.
Sıcak bir temmuz gününde ayağında lastik çizmeler, sırtında
ilaçlama tulumbası, elinde ilaç şişesi, çeltik tarlalarında
orası senin burası benim dolaştı durdu. Tek tek tavaları
geziyor, nerede bir su birikintisi görse oraya ilaç sıkıyordu.
Görevi buydu. Seve seve yapıyor, bir yandan da seneye gireceği
üniversite sınavlarının hayalini kuruyordu. Görevini
eksiksiz yapmalıydı. Zira halkın sağlığının önemli
bir bölümü onun ellerindeydi. Aksi halde ortalığı
sivrisinekler kaplar ve sıtmaya davetiye çıkarılmış
olurdu.
Derken akşam olmuştu. Eve dönecekti. İyice yorulmuştu.
Kolay mıydı ya? Günün bütün sıcağı tepesinden geçmişti.
Ayağında çizmeler ne kadar da ağır gelmeye başlamıştı.
Zaten daha onaltısında gencecik bir filizdi. Of... yol da ne
kadar uzaktı... Bunca yorgunluktan sonra sırtında tulumba
ile oniki kilometre yol yürüyecekti. Bir umutla şoseye çıktı.
Belki gelip geçen arabalar haline acırlar da yoldan alırlardı.
Başladı şehre doğru yürümeye. Gelen arabaya el kaldırıyor,
ama boşuna... Yanından tozu dumana kataraktan geçip
gidiyorlardı. Epeyce yürüdü. Baktı ne alan var ne de
gören. İyice yorulmuştu. Biraz dinleneyim dedi. Derken yakındaki
köyün akşam ezanı okunmaya başladı. Gidecek daha çok
yolu vardı. Düşündü... Tulumbayı yolun kenarındaki şu
böğürtlen dikenlerinin içine koysa ne olurdu sanki. Nasıl
olsa yarın yine aynı yere gelecek değil miydi? Hiç olmazsa
sırtından bir yük eksilir, yolda daha rahat yürürdü.
Dediğini yaptı ve yola koyuldu.
Yatsı ezanı okunurken eve geldi. Önce bir güzel karnını
doyuracak ardından da uzanıp yatarak, günün yorgunluğunu
atacaktı.
Babası da işten gelmiş, orta yere sofra kurulmuş onu
bekliyorlardı. Baba, kapıdan giren oğluna şöyle bir baktıktan
sonra:
- Oğlum tulumban nerede? Diye sordu. Ahmet olup biteni olduğu
gibi anlattı. Baba birden ayağa fırladı:
- Yürü gidiyoruz.
Ahmet şaşırıp kalmıştı. Kısık bir sesle:
- Nereye? Diye fırladı.
- Tulumbayı almaya... diye söylendi.
- Ama baba bunca yolu yeniden mi tepeceğim? İyice yoruldum,
dedi.
Baba ısrarla:
- Bak oğlum, "Deniz ateş alır mı? İhtimal" demişler.
Sen ne kadar saklandım desen de, olur ya birisi üzerine uğrar,
onu alıp gider. Kendi malımız olsa neyse. Acısını kendin
bilir kendin çekersin. Bu devlet malı oğlum. Başına bir
şey gelirse, ne yaptın, nasıl oldu diye cevap veremezsin.
Sonra Allah korusun, hakkında "sattı parasını
yedi" diye suizanda bulunanlar da olur. Yoktan yere
damgalanırsın. Hem oda olmasa dahi, ben cahil biriyim ama,
benim sana nasihatım olsun: "Devletin malını daima
kendi malından üstün tut. Unutma ki onda saçı bitmedik
yetimin hakkı var".
|