ÜÇ OĞUL  

Bir padişahın hepsi bir birinden değerli, cömert, yiğitlikte emsalsiz üç oğlu vardı. Babalarının karşısında toplandılar bir gün. Evlatlarını sevgiyle süzdü baba padişah. Gönlüne bir sürûr doldu, kalbi huzurla çarptı.

Babanın ağaca benzer vücudu, gizli bir yolla oğlunun gözlerinden sulanır, gıdalanır. Oğuldan coşan bu kaynak anne ve babanın bahçelerine kadar akar, gider. Onların hayat bahçeleri bu yüzden yeşerir, gözleri bu iki ırmak nedeniyle yaşarır. Kaynak hastalanıp, kötüleşirse, o ağacın dalları, yaprakları da kurur, o ağaç kurumaya başlar. Ey gafiller!.. Böyle nice gizli yollar vardır ki sizin canınız sulanmıştır da, vücudun ondan semirmiştir. Her şeyin aslı olan kaynak coşar da seni bu su yollarına muhtaç etmezse ne mutlu!.. Sen nice kaynaklardan sulanmadasın, onlar azalsa, sendeki hoşluk ta azalır!. Sulh zamanında kaleye dışarıdan su gelirse iyidir ama, kale düşmanlarca muhasara edildiğinde ne olur?

İşte o zaman kale içindeki bir acı kuyu, dışarıdaki yüz tatlı ırmaktan iyidir!.. Sebepleri kesen ecel ve ölüm askeri de kış gibi, dalları, yaprakları kesmeye gelir. O zaman ağaçlara bahar yardım edemez. Ancak iç alemindeki, yüzü bahara benzeyen sevgili yardım eder. Onun için dünyaya: "Gurur ve aldanış yurdu.." denmiştir. Çünki, göçme çağına gelince senden ayağını çekiverir..  Önceden; sağında, solunda koşar, derdini alırım der, senden ben anlarım der... Gamlanma zamanında ise; ağzını kapatır, tanımamazlıktan gelir..

Üç oğul padişahın elini öperek; ülkelerinde seyahate çıkıp, babalarının kalelerini gezmek ve işleri düzene koymak için izin istediler.

Padişah baba:

- Allah’a emanet olun, varın gönlünüz nereyi dilerse gidin, gezin. Yalnız; Hüş-rüba, Akıl kapan derler, nam-ı diğer  "Zatissüver=resimli” diye anılan bir kalemiz vardır ki, ondan uzak durun!.. Sakının oraya gitmekten!.. O kalenin her tarafı resimlerle bezenmiştir, hani; Yusuf baksın diye Züleyha her tarafı resimleriyle bezemişti ya!.. Nereye bakarsa resmini görsün diye!.. İşte öyle.. Olmaya ki heves yolunuzu kessin, ebedi bir kötülüğe düşesiniz!.. Tehlikeden sakınmak farzdır .. Sizleri uyarıyorum. O kaleden uzak duracak, yönüne bile yönelmeyeceksiniz!..

Babaları bu sözleri söylemeseydi, o kaleden çekinin demeseydi, akıllarına bile gelmeyecekti orası.. Çünki tanınmış bir kale değildi, yol güzergahlarından uzaktı. Issız, kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerde idi. Bu men edilme yüzünden gönüllerinde bir rağbet uyandı, "oranın sırrını mutlaka öğrenmek gerekir" dediler.. İnsan men edildiği şeye haristir. Bir şeyi yapma demek, iyi ve Allah’tan çekinen insanları o şeye yaklaştırmaz ama, heva ve hevesine düşkün olanları o tarafa sürer, götürür, azdırır onları. Lakin kalbi uyanık olanları da doğru yola iletir.

Şehzadeler:

- Dediğin gibi hareket ederiz, buyruğundan dışarı çıkmayız, senin lütuf ve ihsanından şüphe etmek küfürdür, dediler.

Fakat kendilerine çok güvendiklerinden, Allah’ın adını anmadılar hiç. Allah izin verirse demediler . Gururları böyle bir tedbir almaktan uzaklaştırdı onları.

Yollara düştüler. O kaleye gitmek için yöneldiler. Samimi uyarıcıya arkalarını dönüp, meyvesini yemeyin denilen yasak ağaca doğru yol tuttular. Aklın aydınlığı yerine, hevesin karanlığına daldılar.

Bu Zatissüver kalesinin beş denize, beş de karaya kapısı vardı. İnsanın madde ve mana  ufuklarına açılan kapıları gibi. Girdiler kaleden, binlerce resim ve nakışları seyre koyuldular, şaşkın ve kendilerinden geçmiş durumda!..

Bu suret kadehlerinden pek sarhoş olma ki, put yapıcı ve puta tapıcı olmayasın. Suret kadehlerinden geç, kapılma onlara, şarap kadehtedir ama kadehten meydana gelmemiştir. Ağzını şarap verene aç, şarap geldikten sonra, zaten kadeh eksik olmaz!. Ey Adem!.. Gönül bağlayan mana, benim; beni ara, kabuğu, buğdayın suretini bırak!. Suret, sureti olmayandan meydana gelir. Dumanın ateşten meydana geldiği gibi.. Bu suret alemini devamlı görüp durursun, ayıplarını görmeye başlar, utanır, bıkarsın. Suretsizlik sana tam bir hayret verir. Bak , yüzlerce alet, aletsizlikten meydana çıkar. Allah; elsizlik aleminde eller dokur, adam suretini düzer durur!..  Fakat hiç bir eser yapan, esere benzer mi? Feryat ve figan, zarara benzer mi hiç? Feryadın sureti vardır, zarar suretsizdir.. Zarara uğrayanlar kendi ellerini dişlerler ama, zararın eli yoktur.

Şehzadeler kalede pek güzel, pek alımlı bir resim gördüler. Görmeleriyle de derin bir denizin dibine daldılar sanki. Çünki onlara bu görünmez kâse içinde afyon verilmişti bir kere. Hüş-rüba kalesi yaptı yapacağını, her üçünü de bela kuyusuna attı!.. Suret aşkı şehzadelerin gönlüne mızrak gibi battı.  Kanlı yaşlar dökerek gözlerinden:

- Yazık bizlere, babamızın bildirdiğini şimdi görebildik ancak!. Halbuki ne antlar vermiştik kendisine!.. Gencin aynada gördüğünü, ihtiyar kerpiçte görür, derler. Vahlar bize!.. Kendi aklımıza güvendik, bu hallere düştük!.. Hürlerden zannettik kendimizi, gizli illet şimdi çıktı meydana!.. Dövündüler,feryat ettiler.

Hasılı: Dertler içinde kıvranırken, resmin kime ait olduğunu araştırmaya koyuldular. Bir hayli arayıp, sorduktan sonra bir gün yolda, gözü açık bir ihtiyara rastladılar. Anlattılar ahvallerini, medet dediler. İlhamıyla buldu ihtiyar,sırlar ayan idi ona zaten.

- Çin padişahının kızının resmidir o gördüğünüz, sarayda perdeler ardında gizlidir. Yanına ne erkek çıkabilir, ne kadın. Fitnelere uğramaması için gizlemiştir babası. Çok kıskanır. Damının üstünden kuş bile uçurtmazlar, dedi.

Eyvah böyle sevdaya düşen gönüllere!..  O kendi tedbirine güvendi, aklımla elbet bu işi başarırım dedi. Halbuki; inayetin bir zerresi bile, yüz aklın tedbirinden üstündür. Allah’ın inayetine yürü, orada öl!. Buna hilelerle ulaşılmaz, Sen ölmedikçe fayda yok vesselam.

Derde uğrayan üç şehzadenin zahmeti birdi, derdi bir, elemi bir. Aynı sevdaya tutulmuşlar, aynı şeyleri düşünüyorlardı. Tehlikeleri de, hastalıkları da aynıydı. Büyük kardeş dedi ki:

- Ey kardeşler!.. Biz başkalarına er gibi öğütler vermez miydik? Kim bize dertten, sıkıntıdan, elemden bahsetse: "Az ağla. Sabret. Sabır ferahlığın anahtarıdır!." derdik. Şimdi sabır anahtarına ne oldu?. Atların ayaklarını kellelere bastığı o savaş meydanlarında "benziniz sararmasın, kahredici olarak saldırın.." demez miydik? Sabır gönlün ışığıdır demez miydik? Şimdi nöbet bizde!..

Ey gönül!.. Her kesi hararetlendirirdin ya, haydi bakalım, şimdi sen hararetlen!.

Ey dil!.. Her kese öğüt verirdin ya; işte şimdi nöbet sana geldi, neden susuyorsun?

Ey akıl!.. Nerede o şekerler çiğneyen öğüdün? Senin çağın şimdi. Ne oldu hay hayına?

Ey gönülden yüzlerce teşvişi gideren! Şimdi senin nöbetin. Oynat sakalını. (Hırsızlar ve padişah hikayesini okuyun)

Başkalarına öğüt verme vaktinde; hay hay!.. İş başa düşünce; vay vay!.. Başkalarına akıl verirken, dert sana konuk oldu şimdi.

Bu sözleri söyledikten sonra sabır yolunu seçtiler. Ana, babalarını terk edip Çin’e doğru yola koyuldular. İbrahim Edhem gibi; aşk onları tahtlarından etti; yoksul, elsiz, ayaksız bir hale geldiler.

Çin ülkesinin payitahtında gizli olarak kaldılar hayli zaman . Zira; tanınıp, niyetleri sezilip zarara uğramanın yanında, esas tehlike aşikar olmaları halinde sevgiliden ebedi uzak kalma ihtimali idi. Seçtikleri sabır yolunda hayli sebat ettiler . Nihayetinde büyük kardeş dayanamadı:

- Kardeşlerim; sabrım tükendi, takatim kalmadı, beklemekten canım ağzıma geldi! Bu ayrılık yüzünden canımdan bezdim! Ayrılıkta yaşamak münafıklıktır! Dinim aşkla yaşamaktır! Bu canla, bu başla diri kalmak, bunlarla yaşamak ,benim için ayıptır, ardır bana! Nice zamandır "hayatım ölümümdedir" diye aşkın davulunu çalarım! Beden tozum kalktı mı, ayım parlar, can ayım saf bir hava bulur!. Yüz kerre kellemi kesseler, mum gibiyim, daha fazla ışık veririm!..

İki küçük kardeş ağabeylerine öğütlerde bulundular:

- Kendine gel, düşeceğin tehlikelerden bihaber olma, yiğitlik taslayıp sonunda hüsrana uğrama!.. Vay o kuşa ki; kanadı bitmeden yücelere uçmaya kalkışır!.. İnsanın kolu, kanadı da aklıdır. Kişinin aklı kıt olursa başka bir aklı kılavuz eder. Akıl anahtarı olmadan bu kapı açılmaz. Bir timsah ağzını açar, dişlerinin dipleri önceki yediklerinin artıklarından kalanların kurtlanması ile doludur, kuşcağızlar onları rızık, o tabutu da otlak sanırlar. Ağzı kuşlarla dolan timsah; ansızın kapatır, içine çeker kuşları!. Bu ekmeklerle, azıklarla dolu olan alemi, o timsahın açılmış ağzı bil!.. Ey rızık kazanan!.. Kurt ve yeyim derdine düşüp, zaman timsahının hilesinden emin olma!. Heva ve heves tadlarının hepsinde hile vardır!.. Her tad, etrafı karanlıklarla çevrilmiş şimşek ışığına benzer; onunla ne kitap okuyabilirsin, ne de konağa at sürebilirsin!..

ÜÇ OĞUL (2. Bölüm)

Kardeşleri bu sözleri söylediler ama, o sabırsız şehzade dedi ki:

- Bana bu sözlerden nefret geliyor!. Göğsüm ateşle dolu mangal gibi!.. Ekin kemale geldi, artık orak zamanı!.. Gönlümde bir sabır vardı, o da yok oldu şimdi, gelip yerine aşk oturdu. Aşkın doğduğu gece sabrım öldü!..

İki kardeş dediler ki:

- Canımızda, gökteki yıldızlar gibi yol gösteren öğütler var. Söylesek; gönlün dertlenecek, sözümüze uymayacaksın!.. Söylemesek; biz dertleniyor, adeta boğuluyoruz!..

Onlar bunları söylerken büyük kardeş yerinden kalktı:

- Kardeşler elveda!. Dünya da, dünyadakiler de değersiz bir şey !.. Dedi, yaydan fırlayan ok gibi sıçradı, mecalsiz, sarhoş bir halde Çin padişahının huzuruna çıktı, yeri öptü.

Padişahın onlarca adamı şehzadelerin hallerini tarif etmeye koyuldular:

- Padişahım bu senin ihsanını umarak gelmiş, dışarıya atılmaya layık değildir, sultanlığının hükmünü yürüt!..

Aslında padişah her şeyi biliyor, düzen gereği bilmiyor görünüyordu.

- Bu delikanlı ne isterse vereceğim, terk ettiğinin mislilerce fazlasını vereceğim, dedi.

Muarrif (tarif edici)  dedi ki:

- Padişahlığın onun gönlüne aşk tohumlarını ekeli, senin sevginden başka bir şey düşünmesine imkan var mı? Kulluğun öyle bir hale getirmiştir ki onu; sultanlık, hırka derdi yok olmuştur. Hele şu sonu olmayan dünya mülkünün hırkası nedir ki?.. Beş kuruşcuk sarhoşluğu bile baş ağrısıdır!.. Dünya mülkü bedene tapanlara helaldir. Biz ise zevali olmayan aşk saltanatına kuluz!.. Padişahım; bu delikanlı aşk valisidir, onu azletme, kendi aşkından başka bir şeyle oyalama onu!.. Şimdiye kadar buraya gelmemesinin sebebi, zayıflığı, istidadının olmaması idi.  Hazırlığı  yapılmadan girilen madenden ne alınabilir ki?. Hani; erkekliği olmayan adamın kız alması gibi.. Gümüş bedenliyi alsa ne fayda?.. Yağı ve fitili konmamış kandil ışık verir mi?. Yeni doğmuş çocuk şaraptan, kebaptan,köşkten,kubbeden ne anlar?. İşte bu delikanlı da istidat sahibi olmak için bekledi, hevesi haddinden fazla ama, istidat kazanamadı!.. İstidat da padişahtan elde edilir...

Ey aksine gidişli ve ters düşünceli beden!.. Yüz binlerce hürü esir etmişsin. Hileyi, düzeni bir an olsun bırak ta , ölmeden önce bir kaç solukcuk olsun hür yaşa.. Sana eşek gibi hürlükte yol yoksa; kova gibi kuyunun içine dalar, çıkarsın ancak!.. Bir zamancağız canını terk et, başka bir yardak ara. Nöbetim geldi, beni azat et artık, kendine başka bir damat bul.. Ömrümü zayi ettim, başkalarını ara artık!..

Şehzade padişahın huzurunda kaldı nihayetinde. Yedi göğü de bir avuç toprakta gördü, hayran oldu. Kendi kendine de söylenmeden duramıyordu:

- Bunlar hep mana işi .. Peki, suret nedir?.

Bu suret öyle bir suret ki, seni suretten usandırır. O öyle bir uyuyandır ki, uyuyanı uyandırır!.. Sözü, insanı sözden kurtarır!.. Hastalığı, hastalıkları giderir.

Padişah iyice iltifatlarda bulundu ona. Şehzade o güneşten ay gibi yanıp yakılmaktaydı. Fakat aşıkların yanıp yakılması bir gelişmedir. Bütün hastalar iyileşmeyi umarlar, aşk hastası derdimi artır diye feryat eder. Ben altın bakımından yoksulum, fakat baş yönünden zenginim. Padişah her kesin başını bir kere keser, bense her an yeniden kurbanım.

Şehzadelerin büyüğü öldü bu dertten. Küçükleri hastaydı, ortanca kardeşleri gelebildi cenazeye. Padişah onu gördü, tanıdı. Tanımamazlıktan geldi:

- Bu da kimdir?.  Bu da o denizden olacak galiba, bu da bir balık dedi.

Muarrif dedi ki:

- Küçük kardeşi rahmetli  şehzadenin. Aynı babanın oğlu,dedi.

Padişah:

- Sen bize ondan armağansın, dedi.

Bu sözle onu da avladı. O yanıp kebap olan şehzadenin bedeninde, padişahın iltifatı üzerine evvelki candan başka bir can belirdi. Gönlünde öyle bir feyiz gördü ki şehzade, onu yüzlerce çileyle dahi elde edemez. Her an yeni bir görüş, her an başka bir seyir, açılan kapılar ardından ayan olan sırlar... Güzelim ruh; kalıptan kurtulunca böyle görür işte. Amma bunlar yinede gül bahçesinden bir kaç demetten ibarettir. Gül bahçesinin kapısını kapamışız kendimize de, bir kaç demete zebun olmuşuz.

Şehzadenin ruhuna, alım satım olmaksızın padişahtan feyz geldi. Ay nasıl güneşten nurlanıyorsa, oda padişahtan nurlanıyordu. Derken içinde bir ikilem oluştu, bu ise şüphe  tereddüt yarattı:

- Ben de padişah ve şehzade değil miyim?.. Nasıl olur da yularımı bu padişaha veririm?.. Benim ayım doğdu, neden toza toprağa tabi olayım?.. Başkasının nazını neden çekeyim, kimseye eyvallahım yok!.. Yüzüm ay gibi parladı, dudaklarım şekere döndü, artık yeni ve başka bir dükkan açmam gerek.

Böyle bir sürü abes şeyler gevelerken, hasıl olan vesveselerle benliği gelişti, nefsi güçlendi.. Hırs ve hasedin bulunduğu makamlara intikal etti.

Padişahın gönlü dertlendi, dedi ki:

- Şaşılacak şey!.. Benim yaptığım iyiliklere karşı yapılacak olan bu mudur?. Ey edepsiz ve aşağılık adam!.. Bunca nefis hazineler verdim sana, bu nura karşılık toz, toprak attın yüzüme. Öyle bir ay verdim ki kucağına; kıyamet gününe kadar gurubu yoktur. Göğe çıkman için merdiven kurdum, sen ok attın bana!..

Padişahın bu uyarıcı gayreti,şehzadeyi de harekete geçirdi.  Eski neşesini kaybetti, suçluluk duygusuna kapıldı,serseme döndü!.. Buğday yedi, cennet elbiselerinden soyundu, cennet ona bir çöl oldu. Ey soluğu soğuk nefis!.. Feryada erişen padişaha vefasızlıkta bulunursun ha!.. Bir buğday için hırsa düştün, tuzak kurdun. Fakat tuzağa serptiğin her tane sana karşı akrep kesildi. Başında benlik havası esti. Şimdi de ayağına vurulan elli batmanlık prangaya ne demeli?..

Bu çeşit sızlanmalarla feryat ediyor, ağlıyor, çırpınıyor...

- Neden?... Neden padişahıma zıt oldum?.. diye ağıtlar yakıyordu. Kendine geldi, tövbe etti.. İnsanın düzgün elbisesi olmamalı; çünki, sabırdan kurtuldu mu, hemen baş köşeye sıçrar!.. İnsanın eli, tırnağı olmamalı; çünki,el ile tırnak oldu mu ,ne din düşünür, ne doğruluk!.. İnsanın belalar içinde ölmesi daha iyidir; çünki,nefis nimeti inkar eder, sapıktır!...

Derken o gayretli padişahın sâyi ile bir yıl sonra o şehzade de mezara girdi.. Padişahın oku can alıcı yerine, boğazına rastlamış, şehzade öldürülmüştü. Padişah yokluk aleminden varlık alemine gelinceye kadar, yapacağını yapmış, o kanı dökmüştü. Fakat ona padişah da yas tutup, ağlamaya koyuldu. Öldüren de o, öldürülene veli olan da o!.. İkisi de o olmasa kül değildir, O hem halkı öldürür, hem yasını tutar!.. O benzi sararmış şehit de;” bedenimi okladı, manamı değil ya”, diye şükretmekteydi!.. Zahiri beden, nihayet gideceği yere gider, fakat mana; ebedi gençliğin adıdır!.. Gerçi şehzade padişahlar padişahının terkisine yapıştı, nihayet göze girdi, yolu tutup gitti!.. Üçüncü kardeşleri, her üçünün de en tembeliydi. Fakat suret bakımından da ödülü o kaptı, mâna bakımından da!...

Mesnevi:6.Cilt-Sayfa:283-...........-388 

                 Herhangi bir yanlışlık gördüğünüz zaman lütfen uyarınız. Şimdiden teşekkürler...